Düşüncelerin gizemini kaybettiği blog

Yazılmayanları yazan farklı bir figüran

Siz müşterilerin de bildiği üzere servis hizmetinde oluşan pek çok problem mevcut.Genel olarak, evimizdeki,iş yerimizdeki beyaz eşya hasar gördüğü zaman aradığımız servisin geç gelmesinden,
onarılan aletin kısa zaman içerisinde yeniden arızalanmasından, verilen servis hizmetinin çok pahalı ve niteliksiz olmasından şikayet ederiz. İzmir beyaz eşya servisi olarak bunun gibi sorunları çözmek
üzere İzmir’de sizlere hizmet vermekteyiz.

Evinizde,İş yerinizde beyaz eşyanız arıza verdiği an çağrı merkezimize 7gün 24 saat bırakacağınız onarım bildirim kaydı yardımıyla hızlı servis hizmetini kapınıza getiriyoruz. Bıraktığınız arıza bildirim kaydı sayesinde en yakındaki servis aracını en kısa sürede sizlere ulaştırıyoruz.

Gelişen teknoloji beyaz eşya alanında yeni cihazların,aletlerin,ürünlerin çıkmasını ağlamıştır. Firmamızda çalışmakta olan tüm teknisyenler gelişen bu teknolojiyi incelemekte ve kendilerini sürekli geliştirmektedirler.Çalışanlarımız bu sayede yeni ürünlerde karşılaşabileceği her türlü soruna çözüm bulmaktadır.Kuruluş olarak önceliklerimizden biri sunulan servis hizmetinin uzun ömürlü olmasını sağlamaktır.
Verilen hizmette işçilik ve değiştirilen yedek parça bir sene garantili olmakla beraber bu zaman zarfında siz müşterilerin yaşadığı problemlerle eksiksiz bir şekilde ilgilenmekteyiz.

Uzman kadromuz ve donanımlı servis araçlarıyla siz müşterilerimize iyi servis hizmeti sunmaktayız.Her tür beyaz eşya,klima ve kombi tamiri kaliteli bir biçimde yapılır.
Güvenilir, nitelikli, çabuk hizmet için aramanız yeterli. İzmir beyaz eşya servisi 7/24 online hizmet 444 1 494

Evet, olurlar.

Yıllardır hatunlara karşı oynadığımız muhteşem tiyatroyu açıklama zamanı gelmiştir. Açıklarsan seni vururuz, ibret olsun diye Taksim’de sallandırırız. Alsancak limanından serin körfeze bırakırız deseler de düzene karşı geldim ve buradayım.

Özellikle Türk toplumu ataerkil bir yapıdadır. Bu ataerkil kelimesini benim kadar kullanan varsa ayrıca görüşelim.
Ataerkil toplumlarda haliyle erkek biraz dik durmalıdır. Yani birçok olayda soğukkanlı olmalı, ağlamamalı, parası olmalı falan falan…
Lakin hasta olunca neden güçsüz gibi görünüyorlar, hani ataerkildi, hani erkekler güçlüydü?
diye soruyorsunuz.

Sevgili bayanlar,
Bir kediyi, bir köpeği severken ne kadar içten olduğunuzun farkında mısınız?
Onların size ihtiyacı olduğunu düşünüyor, o yüzden fazlasıyla anaç davranıyorsunuz.
Hayvana anaç mı davranılır demeyin, biz bizeyiz.
Bir erkeğin kısa süreli size ihtiyaç duyması haliyle hoşunuza gidiyor. Hatta bu olaydan büyük zevk alıyorsunuz ve ne yazık ki tam bu noktada çok feci şekilde kullanılıyorsunuz.

Biz erkekler basit bir grip hastalığını salt bu nedenle büyütüyor, sizlerden yardım istiyoruz.
Siz de olaya hemen atlıyorsunuz tabi…
Şimdi sorun şu genç dimağlar,
Kullanıldığınızı öğrendiğiniz halde ileride yine aynı hataya isteyerek düşeceksiniz.
neden?
işte orasını daha çözemedim. ama ilahi bir güç diyerek muhteşem zekam hakkında insanları düşündürmesem güzel olur.

evet evet, ilahi güç…

Her ilde orman yarat

Posted by Bay Bill on Oca-4-2011

Yıl 2010…
Haha, bunu neden yazdıysam. İçimde ukde kaldı lan 2010 ! şıllllakkk diye bir şey…
Neyse…
Elemanın biri kendi yarattığı projeden bahsediyor.
Emeklilikte de bulunduğunuz şehirde yaşayabilirsiniz, diyor.
Ağaçlandırma falan…
Derken İzmirli olmasından dolayı başlangıç şehrinin İzmir olduğunu, İzmir’in merkezini ağaçlandıracağını belirtiyor.
Haliyle yerimde duramıyor, ” internet siteniz var mı ” diyorum.
Yok, diye bir yanıt alıp.
İyi bakalım, internet işlerini ben üstleniyorum diyorum.
Büyük adamım vesselam. Nerede bir sosyal sorumluluk nerede bir toplumsal bilinç, ben oradayım.
Uzun zaman alıp para kazandırmasa da iyi bir deneyim oluyor.

http://www.herildeormanyarat.com
Şimdilik anasayfa bitmiş durumda. Sağ altta da imzam var haliyle…
Üniversite öğrencilerinin desteğini bekleyen bir proje…
Geleceği var gibi, destekleyiniz efendim.

Bir hoca gibi vaaz falan vermeyeceğimi herkes biliyor.
Herhangi bir bağnaz dindar gibi olayı dine de getirmeyeceğim. Lakin bu dini terim kullanmama engel değil.
89 yılında dünyaya geldim. 21 sene olmuş. Kendimi 6 yaşımda bilmeye başladım. Yaptığım eylemlerde mantık aradığım yıllar o zamanlardı. Flu olarak hatırlasam da o yıllarda da yeni yıla girerken haram mı, bizim bayramımız mı, neden kutluyoruz diye absürt muhabbetler dönerdi. Bunların yanında iyi şeyler olmaz mıydı?
Elbette olurdu. Küçükken televizyonda canlı şovlar olurdu. Gecenin ilerleyen saatlerinde ortamı şenlendiren dansözleri falan saymıyorum. Onlar bir üst noktaydı lakin biz tam olarak ekipmanların nasıl kullanılacağı hakkında bilgi sahibi değildik. Kayıp yıllar yani…

Yine bir yeni yıl geldi. Hristiyan nüfusun fazlalıkta olduğu bilumum ülkelerde güzel bir alışveriş trafiği var. Ülkemiz de bu olaya dahil olmaya çalışıyor. Tabi bizim işimiz bayramla değil daha ziyade yeni yıl ile…
Bir miktar sakin kafayla düşününce, aslında yeni yıllar bize hiç güzel şeyler getirmiyor. 70 milyonda 4-5 milli piyango talihlisini saymazsak…

Bizler yeni yıla mutlu mesut girerken, üst kademeler bu adamların mutluluğundan nasıl faydalanırız hesabı yapıyor. Ben çocuktum, yeni yıla girerken birçok şeye zam geçirirlerdi.
21 yaşımdayım daha katmerlenmiş bir şekilde zamı geçiriyorlar.
Yıllar geçti, hükümetler değişti lakin bu geçirme politikası bir türlü değişmedi.
Biz zengin olmayan bir ülkenin evlatları olarak yeni yıla girmeyi sevinçle karşılamıyoruz, üstümüze gelmeyin artık!
mutlu falan değiliz biz.
Bir gün sonra doğalgaza, elektriğe, suya, telefona ve bineceği otobüse daha fazla para verecek bir insan nasıl mutlu olabilir ki?

Bu arada…

Geçen sene yeni yıla girdiğimizde 7 üniversiteli arkadaşımız ” doğalgaz ” yüzünden evde ölü bulunmuştu. Bir tanesi Göztepeli kardeşimiz Özgür’dü. Yani yeni yıl bize hem Özgür hem de Diğer 6 arkadaşı için uğursuz gelmişti. Onları da anmış olalım.

Dün sakarya caddesinin bitiminde konuşlanmış ” 3e inn pub ” da değerli dostlarımla birlikteydik. Her zamanki gibi entelektüel tartışmalar başlamıştı ki konu makyavelizme geldi. Bu konuda ne kadar duyarlı ve katı olduğumu bilmeyen yoktur. Makyavelli’den daha makyavelist olduğumu düşünüyorum. Hatta birileri bu felsefeyi daha ileri taşıyacaksa bunun ben olduğum yönünde doğuştan gelen bir seçilmiş olduğumu da sık sık tecrübe ediyorum.

Makyavelizm nedir? diye sordu bir arkadaşım. Ortama pek uyum sağlayamayan bir arkadaştı. Sık sık şu nedir bu nedir diye soran o magazinci hatunlar gibiydi. Hoş bir şekilde yaptım tanımımı… Örnekledim makyavelizmi…
Lakin, beğenmedim diyerek itiverdi güzelim makyavelizmi.
Karakter sorunuymuş makyavelizm. Haha, 21. yüzyılda hâlâ karakter problemleri çözmeye çalışıyoruz. Matematiğin klişesi havuz problemiyse felsefenin klişesi de makyavelizm’dir. Karakter nedir abi, ne işe yarar ve varlığı nasıl anlaşılır?
Makyavelizm gibi net bir tanımı var mıdır?
Kesinlikle yoktur!
100 kişiye sorsanız yüzü de karakteri farklı tarif eder. Oysa sadece asillerin üzerine titrediği makyavelizm öyle mi?
2010 yılında yaşıyoruz. Teknoloji almış başını gitmiş, biz hâlâ karakter ritüeline kapılmış gidiyoruz.
Olmaz sevgili dostlar, olmaz!

Şizofreni yalnız oynanmaz

Posted by Bay Bill on Kas-15-2010

yeni bir açılımdır. tarafımdan tüm şizofrenleri baz alarak üretilmiş hoş bir zirvedir.

lakin zirvenin isim babası ben değilim, bu yüzden bir miktar boynum bükük.

sizofreni bir ruh hastalığıdır. yani fiziksel bir belirtisi yoktur. bir tek milleti ağız ishali yaptığı bilinmektedir. her ne kadar şizofreni ruh hastalığı olsa da sorunu hep şizofren olmadığını iddia edenler çıkarır. yani bir şizofren ” evet, ben şizofrenim ” dediği zaman tedavi edilebilir ya da kendi isteği doğrultusunda yaşamına devam edebilir. lakin insanların sürekli olarak ” şizofren bu, siktir git piç şizofren ” demesi neyin nesidir. siz çok sağlam bir ruh hali içerisinde yaşadığınızı falan mı düşünüyorsunuz kuzum?

entelektüel bilgi vermek gerekirse ” dünya’yı şizofrenler yönetir ” diyebiliriz. bunu kıçımızdan uydurmuyoruz, birçok büyük adamın, özellikle savaşçının şizofren olduğu bir gerçektir.

özellikle 2. dünya savaşı sırasında insanlar şizofreni’yi daha iyi tanır hale gelmiştir.

şizofreni, tedavi edilmediğinde ölümcül bir hastalıktır aynı zamanda… bir tür psikolojik kanser de denilebilir.

şimdi gelelim bizlerin yaptığı hataya…

insanları şizofren diye nitelendirirken kendimizin bir paranoyak gibi göründüğü gerçeğini aklımızdan çıkarmamalıyız. şizofreni yalnızca işi bilen biri tarafından teşhis edilmesi gereken ruh hastalığıdır. boyutlarını da tedaviyi sürdürecek kişi belirler. götümüzden ” şizofreeennn ” naraları atmanın hiçbir anlamı yok. kaldı ki kişi şizofren değilse siz sağlam bir paranoyak oluyorsunuz.

kafanızı siktim lakin bitiriyorum;

şizofreni sanılanın aksine bulaşan da bir hastalıktır. yeter ki kendine mitoman olabilecek sağlam bir kaynak bulsun…

sizlere vereceğim eğitimin sonuna geldik

konuyla kısmen alakalı bir söz ile bitirmek hoş olacaktır.

it’s not a lie if you believe it

george costanza

garip solcudur. internet ve araştırma konusunda kendini geliştirmemiş solcu da olabilir.

6-7 milyar insanlık dünya’da tüm global web sitelerinin amerika’dan çıkması bir tesadüf müdür?
bu web sitelerininin tüm sistemlerinin amerika’da olması ve doğuş yerlerinin amerika olması?
sistemi geliştirenlerin genelinin amerikan olması?

facebook mesela, çok mu orijinal bir fikirdi?
ilkokul arkadaşını bul, ulan bir sürü böyle projeyi çatır çatır yemedik mi millet olarak?
formspring bir kur sitesinden öte bir şey mi?
twitter’ı bu kadar ünlü yapan nedir, nasıl girdi hayatımıza?

amerika, hayatımıza ve gizliliğimize alenen girmişken hâlâ sosyal ağ üzerinden amerika’yı kötülemek nedir?
adamlar ustaca interneti de ele geçirdiler, dünya insanlarınının büyük bir bölümü internete girdiğinde bu web sitelerine en az bir kere uğruyorlar. biz biraz farklıyız, biz diğer sitelere biraz uğruyor, geniş zamanımızı bu sosyal ağlarda geçiriyoruz.

the social network filmini izledikten sonra kimi programcılarda, bende olduğu gibi bir kıpırdanma olmuştur. yahu bu marc’ın yaptığını biz de yapabiliriz. daha iyisini de yaparız lakin tutmaz. hangi yurdum insanının projesi doğru düzgün tutmuş ki zaten?
ülkenin gücü yoksa sen bir hiçsin… ya da öyle ya da böyle amerika vatandaşı değilsen internette bir hiçsindir. bi’ orkut’umuz var o da amerika’da yaşayan bir türkün sitesi, hepsi bu…

biz ne kadar büyük projelere imza atarsak atalım yine de türkiye ile sınırlı kalacak. ekşi sözlüğü bir yabancı bulsaydı eminim ki wikipedia bile daha önce açılırdı. ekşi çok daha farklı bir platform olurdu. bütün dünya insanları girerdi falan, öyle bir sözlük düşünsenize…

bunların dil ile de alakası var tabi.

neyse kafanızı siktim, bir arkadaşım paylaşımımı beğenmiş ona bakmam ve aynı şekilde bir şeyini beğenmem ya da onu dürtmem gerekiyor.

Gitmek cesaret ister ufaklık

Posted by Bay Bill on Kas-11-2010

Gitmek cesaret ister ufaklık
Gideceğin yer neresi olursa olsun
Sevdiklerinle arana mesafe girince
Varacak yerin hiçbir anlamı kalmaz
Vedalaşmakta zor iş biliyor musun?
oturursun kıçına, bakarsın sevdiklerine
gittikçe ufalırlar, ufalırlar kaybolurlar
o zaman anlarsın işte vedalaşmak asıl kalana değil gidene koyar
100 defa söyledim sana hüzünlü değilim ben mizacım böyle
bak şarabımla beraberim çocukluğumdan beri hayaller kuruyorum şarabımdan ayrılmadan hem de
ben şarabımdan ayrılmıyorum o da bana bunca hileye rağmen hala hayal kurdurmaya devam ediyor.

alıntı

5 kasım 2010

Posted by Bay Bill on Kas-5-2010

Halkçı Ecevit’in aramızdan ayrılması…

” şu hanıma haddini bildiriniz ” lafını hatırlamayan orta yaşlı yoktur memlekette. Kararlıydı. Geleceği görebiliyordu.
Evet, görebiliyordu. Tayyip Erdoğan’ın gelişini ilk anlayan liderlerdendi. Tarih, Türkiye’nin başına nasıl bir çorap örmüştü?
Milliyetçi, Halkçı Ecevit eriyordu günden güne… Tanrım, Nasıl bir kader bu?

Milliyetçi bir lider… Ne kadar özlemini çekmişti bu ülke bunun?

Bir gün rastgele gezerken internette, Ecevit’e takıldı gözüm. Aynı gün doğmuşuz diyerek başladım hayatını araştırmaya.
Bir de baktım ki genel olarak karakterlerimiz uyuyor. Giderek artıyordu araştırma isteğim. Her geçen gün biraz daha katmerlenerek devam etti Ecevit sevgim. O sonsuzda sona yaklaşırken benim sevgim artıyordu. Hâlâ artıyor.

Seni unutmayacağız beyaz güvercin!..

Islıkla değişen hayatlar

Posted by Bay Bill on Kas-4-2010

Sıradan bir gün yine tpe’ye doğru hayli şizofren şekilde yürüyorum. kafamda bir sürü hikayeler kuruyor, güzel olanların giriş kısmını kağıda yazıyorum. Hafiften tırlatıyorum. Zaten bu yenimahalle yolunu kullanıpta tırlatmayan yok… Toprağından mıdır çiminden midir anlamadım gitti.

Bir liseli takılıyor gözüme. Tam benim lisedeki halim… Çantanın iki kolu da sıkı sıkıya ellerle tutulmuş. Aynı zamanda sırtta çanta, o kadar garantici bir kardeşimiz. Boyu 1.60 civarıdır. Bir arkadaşını gördü uzaklarda, lakin ıslık çalamadığından önce bir miktar heyecan yaptı, bir iki kere zıpladı sonra arkadaşına doğru koşturmaya başladı. Bir hussain bolt misali, hedefine doğru koşuyordu. Tek istediği arkadaşına yetişip başarıya giden bu yolu yalnız gitmemekti. Ben de bu tarihi an’a tanıklık ediyorum. Arkadaşına yetiştiğinde üst geçite gelmiştik. Arkadaşına arkadan koşarak yaklaştı ve elini omzuna attı, işte bu!
Sonuca ulaşmıştı. 20-30 metre fazla koşmasının nedeni bu güne kadar küçümsediğimiz ıslık yüzündendi. Ne hüzünlü!..

Ben de çalamıyorum ıslık. Mesela 10 metre ileriden geçen otobüs ya da dolmuşa en fazla el kaldırabiliyorum. Şanslıysam görüyor şöför, aksi halde bir sonraki vasıtayı bekliyorum. Oysa bizim otobüs ve dolmuş şöförlerimiz 100 metre uzaklıktaki ıslık sesini doğuştan gelen sensörleriyle algılıyor, bunu kendilerine olup olmadığını ayırt edip vasıtayı hareket ettiriyorlar.

Bir adam denk geldi bu akşam.
Otobüs giderken 30 metre geriden afili bir ıslık çaldı ve durdurdu otobüsü…

Ben olsam el kaldırırdım.
En fazla ” kaptannnnnnnnnnnnnn, reisssssss, ustaaaaaaaaaa, abiiiiiiiiii ” şeklinde seslenebilirdim. Oysa bu otobüse binemezsem statümü sker atardı. Keşke çalabilseydim şu ıslığı… Gitar kursu yerine açılsa bir ıslık kursu, gitmeyen ersin ne olsun!