Birkaç yanı mutlaka denizlerle kaplı, diğer yanı ” komşu ” ülkeye bağlı. 21. yüzyılda insanların sayısız ihtiyacını karşılayabilen, bununla övünmeyen, yaptığı işten memnun bir yönetim.
Dünya’nın gelişmesi için çalışan, üzerine baskı olmayan bir dolu bilim adamı.
Her olayda ayrılıkları körüklemeyen insanlar.
Gerçek medya… Zaten güçlü ya da güçsüz olmayacak bu ülkede. Hiyerarşi falan yok, tek sıfat insan, tek rütbe yaş olacak. Lakin bu sistem absürt saygı gösterileriyle süslenmeyecek. Saygı, tecrübe ve bilgiye gösterilecek.
Her spor dalı için bireyler görevlendirilecek. Amerikan futbol takımımız olacak mesela… Buz hokeyi ligimiz…
İnsanların refah seviyesi iyi olunca gidecek spor müsabakalarına, destekleyecek birilerini… Ya da salt spor aşkı için verecek parasını…
Salt para için çalışan öğretmenler başka iş yapacak, hakedene verilecek ulu sıfat.
Bayrağı kırmızı – beyaz, adı Türkiye olacak…
Sonra uyanacağım uykudan ve diyecek annem ” oğlum yüzünde güller açıyor ” diye…
” yok bir şey anne, güzel bir rüya gördüm, hepsi o ” diyeceğim.
Bir ritüel haline gelecek bu rüyalar, ta ki paylaşmayı öğrendiğimiz güne kadar.
Medeni insanlar gibi yaşayacağız atalarımızın kanlarını dökerek ısladıkları toprakta. Atalarımızı daha iyi anacağız, yok öyle saçma sapalak zorunluluklar.
Archive for Ekim, 2010
Eh be kardeşim, ne düşüncesiz insanlarsınız!
Koskoca bakan gelmiş sorduğunuz soruya bak, olur mu yahu?
Neymiş, geçinemiyormuşsun, neymiş et süt yazıyormuş diyet listende…
Yahu diyet listesi ne der? Az ye!
Bak bakana, o da diyet yapıyor, hiç yemek yerken gördün mü?
Eskiden başbakanına yazar kasa fırlatan bir millet vardı, yürekliydi.
Şimdi ise bakana soru sorarken bile parmak kaldıran bir millet…
Hayatımda yalnızca deplasman maçı hasebiyle gittiğim İstanbul’a bu sefer gezmek ve şu övülen şehri yakından incelemek için gittim. Tarihe tanıklık etmiş, peygamber tarafında önemi vurgulanmış bu şehri görmek elbette önemlidir, ben bir miktar geç kalmış olabilirim ama geçmişten daha donanımlı gittiğim için pek üzüldüğüm söylenemez…
İstanbul yolculuğum çarşamba gecesi başladı. Ani bir karar ile biletimi alıp yola çıktım. Perşembe sabahı yağmurlu bir İstanbul kollarını açmış beni bekliyordu. Tamam, realist olmak gerekirse kollarını açan bir şehir yoktu, hatta ” sktir git ersin ” dediğini de hissetmedim değil…
Yine de ” anadolu ” nun İstanbul içi servisleriyle yenibosna’ya ulaşmaktı amacım. Servis şöförüne isteğimi iki kez gayet uygun ve İzmir beyefendisi gibi dile getirdim ancak en arkada oturduğum için sesini işitmedim bu yüzden avcılara kadar gittim. İstanbul’a ilk gittiğimde yine yenibosna’ya gitmiştim. Burada İstanbulspor – Göztepe maçı vardı. Bu yüzden yenibosna ve çevresini az çok tecrübe etmiştim. Hatta oradan geçtiğimizi fark ettiğimde ” herhalde yenibosna koçtaş biraz ilerde ” diyerek iç geçirdim. Ancak metrobüs duraklarını tek tek geçtiğimizde anladım ki gittikçe uzaklaşıyoruz. Neyse avcılar’da kaptan’a usulca sokulup ” yenibosna’yı geçtik galiba ” dedim. Gayet usulca dedim. O da, ben size söylemiştim duymadınız mı, neyse gelin benimle 1-1.5 saat sonra oradan döneceğim.
- iyi de benim o kadar zamanım yok
+ metrobüs kullanabilirsiniz o halde, şurada metrobüs var.
- peki, kolay gelsin..
Derken metrobüsle ilk karşılaşmamıza zemin hazırlandı. Yanımda şehrin kültürünü almış biri olmadığı için metrobüse nasıl binileceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Üstüne üstlük şarjım da bitmiş, arkadaşıma ulaşmam epey bir zorlaşmıştı. Her şey korku filmlerindeki gibiydi. Neyse, Avcılar’da metrobüs’e binen insanları 30 saniye kadar inceledikten sonra nasıl binileceği hakkında fikir sahibi olmuştum. Belirli bir ücret verip gişeden geçiliyordu. Herkes gibi ücretimi verip geçtim. Derken g*t kadar metrobüsü yayılarak bekleyen İstanbul halkını gördüm. ” Allah allah, ne garip insanlar var lan neden bu kadar yayılmışlar ” diye sorgularken bir insan evladına, ” yahu neden bu insanlar böyle ” diye sordum. O da bir şeyler geveledi, inanın hiçbir şey anlamadım.
Neyse, sonradan fark ettim ki birkaç metrobüs arka arkaya geliyor böylece yayılmış insanlar arkadaki metrobüse biniyorlar. Bunu da anladıktan sonra sıra metrobüse binmeye geldi ama önüm bir türlü boşalmıyordu. Neden derseniz Avcılar metrobüs’ün son durağıymış ve bu yüzden insanlar ilk duraktan oturarak gitmek istiyorlarmış… Bir miktar gelen geçen metrobüslere izmir beyefendisi gibi baktıktan sonra ilk isyan bayrağını çektim.
” yahu neden binmiyorsunuz ”
- sen bin birader biz oturarak gideceğiz.
ilk aldığım gayrı resmi cevap diyebilirim. Ortaya atılan bir söze bir istanbullunun güzel yanıtıydı. Bu arada bu şehrin insanları o kadar göt göteler ki artık iletişim konusunda usta olmuşlar. Kaba laflar bir yana dursun hepsi kanka gibiler…
En sonunda Yenibosna’ya vardım. Üstgeçit merdivenleri sorular içerisinde çıkarken arkadaşımın merdivenlerin sonunda beklediğini görünce bir garip mutluluk kapladı içimi… Gidip sarıldım it herife…
Önce bir simitevinde normalin üstü fiyata kahvaltı, ardından eve varış.. Saat sabah 08.00 olmuş… Bir bira ve ardından 13.00′e kadar uyku…
Uyandıktan sonra temiz bir duş ile İstanbul’un en bilindik yeri İstiklal Caddesi turu… Bu arada söylemeliyim ki İzmir’in Kıbrıs Şehitlerinden kalabalık ve daha tarihi gözüküyor. Hatta bizim ordan çok daha fazla turist var ama Kıbrıs Şehitlerindeki sıcak hava yok…
İstiklal’in kitapçıları bir harika, özellikle yabancılara yönelik açılanlar… Herifler aşmış bence…
Gelelim Taksim’in ya da beyoğlu’nun ya da istiklal’in ara sokaklarındaki barlara…
Bence gayet güzel yapıya sahipler, pahalı olmaları dezavantaj ama ortamları hoş…
Gittiğimiz yerin ismini sorup bir ara öğreneceğim. Üçüncü katında teras olan, fazlasıyla tatlı bir kızın sipariş aldığı bu barda önce white russian ardından özümüze dönerek tuborg bira içtik… Tamam, özümüze dönmemizin nedeni white russian’ın fazlasıyla pahalı olmasıydı. Sonra gece midye ve metrobüs ile son buldu. İkinci gün evde takıldık… Evet, bildiğniz play station turnuvası ile geçti.
Üçüncü gün Beyazıt’a kadar otobüsle oradan Eminönü, Galata ve İstiklal’e kadar yürüyerek bir güzergah seyrettik… Beyazıt’tan İstiklal’e Türkçe konuşan çok fazla insan gördüğümü söyleyemeyeceğim. Fazlasıyla turist ve kürtçe konuşan var.
Sonuç olarak İstanbul’u çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Gerçekten yaşanacak bir şehir değil… 2-3 gün gidilip gezilir hepsi bu…
Bir de İstanbul’da en önemli olaylardan biri arkadaşlarla ” oğlum burada Göztepe atkısı falan bulabilir miyiz lan ” diye konuşurken, birinin İzmir dışında Göztepe’yi tanıyan mı var demesi ve yaklaşık 1 dakika sonra bir dükkanda Göztepe forması görmemiz en güzel enstantenelerden biriydi. Kendi aramızda kullandığımız bir jargonla ” in your face ” olmuştur arkadaşa…

