2010 yılı…
Yağmurlu bir İstanbul günü…
Deplasmana gitmiş bir dolu taraftar, haydarpaşa garında bilet işlemleri yapıyor. Arkadaşlarını oraya bırakmış diğer grup ise yağmurlu günde haydarpaşa’nın keyfini çıkarıyor.
İki sevgilinin garın önündeki kayalıklarda nacizane bir şemsiye altında birbiriyle konuşmasına tanık oluyor içlerinden biri…
Sevgililerin her iki yanında bira şişeleri…
O gün ikinci kez işitiyor delikanlı o sesi…
” İstanbul; Sen mi büyüksün, ben mi? ”
Aşkın o mükemmel gücüyle yardırıyor aşık delikanlı…
İstanbul’a kafa tutacak kadar değerli ve büyük bir güç alıyor sevdiğinden…
Hani o her başarılı erkeğin arkasında duran kadın var ya, işte o sahnede başrolde oynuyor herhalde…
Sahneyi uzaktan izleyen Göztepeli delikanlı yoluna devam ediyor. Garip şekilde bir palyaço ile karşılaşıyor. Yağmurdan yüzü akan, mutsuz ve her şeyini kaybetmiş bir palyaço…
Görevi eğlendirmek olsa da bunu gerçek hayatına yansıtamamış hüzünlü ve biçare palyaço…
Hani o hep eğlendiğini düşündüğümüz, işine akıl sır erdiremediğimiz üstadlar…
Yağmur mu üzmüş onu yoksa bir fani mi, ilk bakışta anlamak güç…
Şiddetini arttıran yağmura yüzünü dönüyor palyaço, yağmurlar tüm hızıyla çarpıyor renkli yüze…
Tüm yapaylık yavaş yavaş süzülüyor ve özüne dönüyor palyaço adam…
Her türlü duyguyu yaşayan zavallı insana…
İstanbul’a yenilmiş belli ki…
Böylesi heybetli bir şehri karşısına alan insanoğlu sıkça yeniliyor herhalde İstanbul’a…