Düşüncelerin gizemini kaybettiği blog

Yazılmayanları yazan farklı bir figüran

Archive for Nisan, 2010

Bizim ülke

Posted by Bay Bill on Nis-28-2010

Kurtuluş savaşı yapmış olan, geçmişte yiğit / mert insanlar yetiştiren verimli topraktır bahsettiğim ülke…

Kendi içinde defalarca bölünmüş ama yıkılmamış bir ülkedir.

Birçok niteliği olan lideririn peşinden gitmiş, ona koşulsuz bağlanmış insanları olan şu güzel topraklar…

Sol – Sağ demişler, olmamış!

Tarikat, şeyh, şeriat demişler ” ı ıh ” yıkılmamış…

Türk – Kürt demişler, kardeşiz diye yanıt almışlar…

Denemişler denemişler olmamış…

Burada bir gerçeği paylaşmak gerekirse her deneme bir şeyler almış bu topraklardan, bir değerini yitirmiş bu güzel insanlar…

Yıkılmamış ama yaralanmış diyebiliriz kısaca…

2010 yılına gelinmiş, halkta garip bir kutuplaşma…

Dayatılan şeyler tek işe yaramayınca hepsini birlikte yüklemişler bu güzel insanlara…

Türk – Kürt bir yandan, Şeriat – Tarikat diğer yandan…

Bu da olmazsa ne mi olacak, bunlara sol – sağ ekleyecekler…

Aslında sol ve sağ bir yerinden bağlı bu ikiliye… En nihayetinde sol, kürtler hakkında çeşitli tezler ortaya atmakta…

Türkler ve Kürtler hâlâ beraber maça gidebilmektedir, orası ayrı…

2010 yılı, demetevler’den yenimahalle’ye gidiyor ankara metrosu…

Bir teyze, hararetli şekilde konuşuyor. Tahminen 70′li yaşlarda…

Öylesine akıcı konuşuyor ki genç yaşımda utanıyorum, ezilip büzülüyorum içimde…

Uzaktan uzağa dinliyorum dediklerini, yeri değil belki bu konuşmların ama yine de tüm vagonlar ona kilitlenmiş…

Bir genç, 19-20 yaşında…

Elini Teyze’nin olduğu yana çevirmiş, o görmeden gülüyor aklı sıra…

İlk okulda öğretilmemiş saygı, suçlamayın hemen yavrucağı…

Bir genç kız da eşlik ediyor o gence…

Ülke meseleleri hakkında konuşan, kimine göre bir ayağı çukurda kadın çırpınıyor, babasından ona kalan miras için…

Öyle ya da böyle, bir şeyler anlatmaya çalışıyor bu tepkisizlere…

Siyaset yaptığını falan sanmayın, tarih düdüğünü öttürüyor teyze…

Yenimahalle durağına geliyor tren ve duruyor.

O anda Teyze’ye sesleniyor uzaklardan birisi “yeter artık kardeşim, seni dinlemek zorunda mıyız” diye…

Değilsin be abim, vallaha değilsin…

O gülen kardeşim de değil…

O gülen kız hiç değil…

Vatanı sevmek bir gönül işidir, büyüğe saygı ise kültür ile alakalı bir konudur.

Öğretmemişlerdir, bundan hoşlanmam ama saygı duyarım.

70 yaşında kadına teyze dersin ama senin namusun hakkında konuşmaktadır, öyle kolay gösterme hele ki öyle kolay verme der bu muhterem teyze, haksızsın be teyze…

Senin baban öldü, babanın sana bıraktığı bir namus vardır, ya bu babalar, bunlar çocuklarına ne bırakacaklar?

Boşver be teyze, ben anladım seni…

Respect…

( pardon, daha tam satılmamıştık, alıştırma olsun diye ” respect ” dedim, hadi bakalım… )

Ortak nokta olmadan sevgili olmak

Posted by Bay Bill on Nis-21-2010

An itibariyle içinde bulunduğum pek hoş olmayan durumdur.

Sevgilimle aramızda hiçbir ortak nokta yok, öyle basit bir şey değil bu, gerçekten hiç ortak noktamız yok…

Zevklerimiz bile aynı değil, aynı şeyler mutlu etmiyor bizi, aynı şeylere gülmüyoruz, aynı şeyler üzerine düşünmüyoruz.

Bir şeye baktığımızda aynı şeyi görmüyoruz. Oturduğumuzda iki lafın belini kıramıyoruz.

Sevgiliyiz ama…

Buluşup geziyoruz. El ele tutuşup film izliyoruz. Aynı yatağı paylaşıyoruz ama ortak noktamız yok…

Paylaştığımız tek şey yorganımız…

Üstünde yattığımız yatağı saymazsak…

Tek ortak noktamız Türkçe konuşmamız…

İkimizde kendince harmanlasa da bu güzel dili, ortak noktamız olmasından bir şey kaybetmiyor. Kültürlerimize gelince, o da farklı..

O Ankaralı, ben İzmirliyim.

İstediğim bu değil, biliyorum. Umarım en kısa zamanda bu oyuna bir son veririm.

Bir arkadaş betimlemesi…

Posted by Bay Bill on Nis-13-2010

Tanıştığım son derece normal bir kız vardı.

Şimdilerde o masumluğunu kaybetmiş bir üniversite öğrencisi kendisi… Bir dönem ” duygusal ” ilişki yaşadığım bu arkadaşımın betimlemesini nesnel şekilde sizlere sunacağım. Elinize ne geçecek, bu konuda pek bir şey bilmiyorum, tek bildiğim içimin rahatlamış olacağıdır ki benim için en önemli noktadır.

Duygusal bir ilişki yaşamamız tam olarak benim isteğim değildi. O yıllarda aşka ciddi anlamda tapan biriydim ve sevgilimden ayrılıp garip bir boşluğa düşmüştüm. Bana iyi davranarak alttan alta içime sevda tohumları seren bu kişi bir türlü kalbimde yer edindi. Sevgili olduk falan derken okul için bitiş düdüğü çaldı ve herkes gibi benim de memleket hasretim başladı. Valiz / Bavul ( her ne derseniz ) toplandı. Son görüşme olacaktı bu, araya koca bir yaz ayı girecekti. Biraz duygusal geçmesi bekleniyordu ancak hatun kişi olayı abartıp, arada bu kimsesiz topraklara gelirsin değil mi, dedi. ( yani ankara’ya gelirsin değil mi dedi )

Hayır, gelemem… En az üç ay kafa dinlemek istiyorum dersem saatlerce dırdır çekeceğimi biliyordum. Evet, tabi… diyerek olayı noktaladım, hatun kişinin kalbine büyükçe bir kale diktim. ( Bay bill, çok üç kağıtçısın.. )

Güzel memleketime ulaştığım anda aklımdan çıkmıştı hatun kişi, o büyüleyici etki son bulmuştu. Ardından ayrılık falan…

Bu betimleme pek kötü noktalara gitmekte, o yüzden olaydan kendimi soyutluyorum.

Hatun kişi zamanla garip değişimler yaşamaya başladı. Önce babası tarafından araba ile ödüllendirildi, artık arabalı bir hatun kişi olmuştu. Ardından üniversitede çok değişik ortamlarda boy göstermeler falan… Günde yaklaşık 10 fotoğraf eklediği bir facebook sayfası oluştu, zannedersiniz miss turkey oldu.

Ardından birçok insanı ezmeye yönelik yorumlar ve kendini yüceltecek paylaşımlar…

Yalnız kötü bir şey vardı, kendisi eskide bıraktığım gibi hâlâ gülmemekte ısrar ediyordu. Dişlerini bu denli saklamasınını bir nedeni olmalıydı, o da dişlerini gösterdiğinde biraz daha çirkin olduğu gerçeğiydi. Bazen bir gülüş ile insanın tüm kötü enerjisini alacabileceğini nerden bilebilirdi ki?

Süslü elbiselerin içine girse de o kutsal dişleri bir türlü göstermiyor, beni günden güne merakta bırakıyordu. Bu arada ben onu takip ediyormuşum gibi bir izlenim olduysa lütfen bu kötü ve üstümde iğreti duran imaj silinsin, nitekim facebook’u her açışımda en üstteki yerini alması onu gözüme sokuyordu.

Son olarak bir doğum günü partisinde gördüm kendisini ve yine gülüyormuş gibi yapan, içi kan ağlayan bir surat…

Silsem mi lan, diye düşünüyorum bu arkadaşımı… Hazır betimlemişim zaten, özlersem açar okurum.

Bazen diyorlar ki ” bay bill, bize kızları tavlamak için en gerekli şeyi söylesene… ” bir de sonraki ” e ” harfini uzatanlar var ki tam facia…

Kızları kolay yoldan tavlamak diye bir şey yoktur. ( şu an normal bir kızdan bahsediyorum ) Bir kız tavlamak istiyorsanız mesai harcamanız gerekmektedir. Ona iltifat etsem nasıl olur, diyor bazı yeni yetme çapkınlar, elbette olmaz… Kızları tek tip birer organizma gibi düşünüp hareket edemezsin, öncelikle hedefin hakkında belgeler toplamalısın, bu belgeleri ince eleyip sık dokuyarak işe yarar hale getirmelisin, ardından da atacağın adımlar için bir sahil kenarında kahve içerek plan kurmalısın…

Örnek ver bay bill diyorsanız, işte size basit bir örnek…

Eğer bir kız ciddi anlamda ezik duruyorsa bu kızı daha fazla ezmeniz onu kaybettirir. Kızımız yüksek ihtimal tipinden memnun değildir. Bunun için yapmanız gereken tek şey, vücudunda kötü görünen bir yeri övmek olacaktır. Tabi vurguları iyi yapmak şartıyla… Vurgularda ironi sezilirse kızı kaybedersiniz… Kızın burnu mu yamuk hemen burnuyla ilgili güzel bir şey üreterek ona gidebilir, gönlünü alabilirsiniz… Genelde beğenmedikleri şeyler vücutları ya da burunları olur. Gözleri renkli olsun diye çırpınanlar da vardır. Sözde av, özde gönlümüzü kaptırdığımız kız, gözlerini beğenmiyorsa basit bir klişe ile yola çıkabilirsiniz…

Laf arasında söyleyeceğiniz “gözlerin çok güzel bakıyor” cümlesi kızı size mıknatıs gibi çekecektir. Tabi kız bunun ironi olmadığını anlamak için birkaç soru soracaktır, onları iyi şekilde atlatmanız gerekiyor. Yine genele göre bu soru şöyle gelir ” gözlerim hiç güzel değil ki ” ya da ” he he ” diyerek dalga geçmenizin onu psikolojik olarak etkilemediğini belirtecektir. Siz bu konuda ısrarcı olun, sonuca ulaşırsınız…

Şimdilik bu kadar genç bay bill’ler, görüşmek üzere…

Aşk acısı tek kişiliktir.

Posted by Bay Bill on Nis-5-2010

Başlığa bakarak aşk acısı çektiğimi düşündüyseniz şuan size yıkıcı darbeyi vurmak üzereyim.

Aşk, iki kişi arasında yaşanır, bu konuda tüm dünya ile hemfikirim.

Yalnız aşk acısı tek kişiliktir. Tek kişilik kalmalıdır. Günlüklere yazılıp kitaplarda okunmalıdır aşk acısı, kendi kendine konuşturmalıdır insanı… Aşk acısı, gençken geçirilmesi gereken bir süreçtir. Yaş ilerledikçe bu acının boyutu artar ve verdiği zararın boyutu büyük olur.

Bana aşk acılarını anlatmaya çalışan bireyler için bu yazı… Beni ilgilendirmeyen leyla mecnun filmidir aşk acısı

Bunu anlamak için insanın konuyu tecrübe etmesi gerekiyor elbette… Yalnızlık paylaştıkça azalabilir ama aşk acısı öyle basit bir şey değildir. Konunun en can alıcı noktası sizinle o kişi arasında özel kalmalıdır, onu anlatmazsınız ve konu tüm gizemiyle kafa karışıklığı yaratır evrende… Her dinleyicinin söyleyecekleri de vardır bu konuda, ne yazık ki ülkemizin en büyük sorunlarından biridir o da…

İlle sizi anlayan bir dost gerekiyorsa dilsiz olan efes ve yeni rakı tercih edilmelidir. Bir şeyle paylaşmak istiyorsanız acıyı, kitaplarla paylaşmalısınızdır. Her kitap yeni bir düşüncenin kapılarını açar, yeni odalara girersiniz düşünce sisteminizde… Sistem geliştikçe düşüncelerin de büyüdüğünü görürsünüz… Toy düşüncelerin özelde kalması sevindirir sizi, olgun düşüncelerle insan içine çıktığınızda fark edilir, saygı görürsünüz…

Bu, kıssadan hissedir.

Milenyum’da sosyallik…

Posted by Bay Bill on Nis-2-2010

Sonu olmayan bir olgu olan ” sosyallik ” nerede, nasıl, ne kadar kullanılmalıdır?

2000′de milenyum’a girileceği söylendi, ne kadar girdik bilemiyorum. Gözlemleyebildiklerim 2000′den bu yana teknoloji açısından devrimler yaşandığıdır. İnsanları asosyal birer varlık yapan teknoloji, her dakika biraz daha gelişip insanın sosyalliğini biraz daha elinden alır oldu. Böylece insanlar sosyal ve asosyal olarak iki kısma ayrıldı. Bir tarafta sosyal ancak teknolojik bilgisi yetersiz bireyler, diğer yanda asosyal ama teknolojik birikimi yüksek, geleceğin yükselen devi teknoloji hakkında bir sürü uğraş veren bireyler…

İkisi de marazi olmakla beraber gittikçe radikalleşmektedir.

Üç gün önce bir engelliler okulunun önünden geçiyordum, bir grup çocuğun koşturarak oynadığı yakalamaç oyununu, diğer yanda voleybol oynayan sözde engelli çocukları gördüm. Şimdilerin internet kurdu olarak görülen ufaklıklar, engelsiz diye görülmelerine rağmen gün içinde ne kadar az sosyal ilişkide bulunuyorlar, öyle değil mi?

Peki ya bu çocukları bu konuda uyarmayan ebeveynlere ne demeli?

Tüm gününü internet başında geçiren bireyler, bana göre gerçek engellilerimizdir. Engelleri aşmak için sosyal işler önerilmeli ve desteklenmeli…